Özellikle son beş yıldır Hollywood'un, eski ve kült filmleri reboot, remake ve sequel furyası içinde tekrar canlandırdığı bir gerçek. Teknolojinin de gelişmesiyle bu filmler, görsel açıdan izleyicelere iyi bir deneyim sunmalarına rağmen; orijinal filmlerine nazaran ruhsuz, mesaj kaygısı ve felsefeleri olmadan, basit ve aksiyon dolu yapımlar haline geliyor.
İlk duyurulduğunda da Blade Runner devam filmi için beni şüphelendiren yegane sebep buydu. Cyber Punk konsepti içinde neo noir havaya sahip olan orijinal Blade Runner, karakterin yolculuğunu, onun iç dünyasını ve yan karakterlerin de insanlığını ve bunu keşfetmelerini, harika görseller eşliğinde izleyiciye sunuyor ve başladığı hikayeyi, seyircinin aklında birkaç soru bırakarak bitirmeyi başarıyordu.
Denis Villeneuve'ün yönetmen olarak duyurulması, aniden aklımdaki tüm şüphelerin bir anda sona erdirmeyi hatta film için heyecanlanmamı sağlamıştı. Denis Villeneuve, kesinlikle Blade Runner devam filmi için biçilmiş kaftandı. Fakat Denis Villeneuve, neden bu film için uygun olan en iyi yönetmendi?
Aslında bunun cevabı oldukça basit. Villeneuve, günümüzdeki çoğu yönetmenin aksine sinemayı, eğlence sektörünün bir halkası olarak görmüyor. Sinema, Villeneuve için bir sanat dalı. Onun için önemli olan, izleyiciye iki buçuk saatlik aksiyon dolu eğlenceli görseller sunmaktan ziyade; iyi bir hikayeyi; dengeli karakter gelişimleri ve bu karakterler arasında tutarlı etkileşimleri, harika görseller eşliğinde anlatmak. Önceki filmleri olan Prisoners, Arrival, Sicario, Enemy, Incendies hatta Polytechnique'de bile Villeneuve'un hikaye anlatımına ve görselliğe ne kadar önem verdiğini anlıyor o dönemler vizyona giren filmlerden farklı olduğunu hissediyorduk.
Ve Villeneuve, her zamanki gibi beni şaşırtmadı. Bu sefer deneyim ettiğim şey, bir bilim kurgu filminden daha fazlaydı. Villeneuve, ilk filme yakışan hatta onu geçmeyi başaran modern bir klasiğe imzasını atmıştı.
2049'a Hoşgeldiniz
İlk filmden hatırladımız dünya, artık daha farklı bir haldedir. Tyrell Şirketi artık sonra ermiş ve onun küllerinden Wallace Corporation kurulmuştur. Neredeyse kıyametin eşiğine gelen dünya, Wallace Corporation tarafından kıtlığın önlenmesiyle bir nevi kurtulmuştur. Wallace Corporation tarafından üretilen yeni nesil replicantlar, artık günlük hayatın parçasıdır.
Blade Runner 2049'da da hikayeyi, bu atmosferin içinde K'in (Ryan Gosling) perspektifinden izliyoruz. K, LAPD'ye emirlere uyması için özel olarak üretilen ve Blade Runner olarak çalışan yeni nesil bir replicanttır. LAPD tarafından kendisine, eski replicantları "emekli etme" görevi verilmiştir.
Filmde şahit olduğumuz K'in ilk soruşturmasında keşfettiği şey, tüm hikayenin seyrini değiştirecek ve K için yeni bir yolculuk olacaktır. K'in yolculuğu, onun için LAPD tarafından verilen bir görev olarak başlayıp karakterin iç yolculuğuna dönüyor. Bu yolculukta K, kendi insanlığını keşfedecek ve kişilik arayışına çıkacaktır.
K'in bu yolculukta yan karakterlerle etkileşimleri ve dinamikleri harika bir şekilde verilmiş. Özellikle Joi ile etkileşimi ve ilişkisi, filmin en unutulmaz sahnelerini oluşturmakta. Unutmadan; Deckard ile karşılaştığı ilk sahnenin de her yönden muazzam olduğunu da belirtmek isterim.
Ayrıca aksiyon sahnelerinin de oldukça kaliteli olduğunu da belirtmek isterim. Bildiğimiz üzere ilk Blade Runner filmi aksiyon ağırlıklı bir film değildi. Yönetmen ve senaristler de böyle yolu tercih etmişler. Hikaye aksiyondan karakterler arası etkileşimler ile ilerliyor ancak; Denis Villeneuve, yoğun hikaye anlatımı arasında filmin temposunu arttıracak harika kareografilere sahip aksiyon sahneleri de eklemeyi unutmamış.
K'in yolculuğunun, film boyunca muazzam bir şekilde aktarıldığını söyleyebilirim. Senaristlerin yazdığı harika bir hikaye; güçlü karakterler, akıllıca yazılmış dialoglar ve bu karakterler arasındaki etkileşimler, yönetmen Denis Villeneuve'ün hikaye anlatma yeteneği sayesinde seyirciye harika bir şekilde tasvir edilmiş. Ayrıca Villeneuve'ün görsel estetiği ve görüntü yönetmeni Roger Deakins sinematografi yeteneği, filmi güçlü kılan etmenlerden.
Blade Runner 2049, benim için bir filmden öte deneyim oldu. Güçlü eller tarafından yazılmış ve felsefi bir temele oturtulan bir senaryonun, hikaye anlatımında usta niteliğinde olan Denis Villeneuve tarafından kusursuz bir şekilde aktarımı, ayrıca sinematografinin mükemmelliği ve Villeneuve'ün Ridley Scott'u aratmayacak derecede detaycılığı ve görsellik açısından mükemmeliyetçiliği, sanat yönetmenliğinin kusursuz olmasıyla Blade Runner 2049, gelmiş en iyi bilimkurgu ve devam filmleri arasında yerini almayı başarıyor.
İlk filmin 30 yıl sonrasını anlatacak olan Blade Runner 2049 bugün vizyona girdi. Arrival filmiyle zirveye çıkan Denis Villeneuve'nin yönetmenliğini üstlendiği filmin kadrosunda ise Harrison Ford, Ryan Gosling, Robin Wright, Dave Bautista, Ana de Armas, Barkhad Abdi ve Jared Leto gibi isimler yer alıyor.
Blade Runner'ın müziklerini dünyaca ünlü isim olan Vangelis yapmıştı. Denis Villeneuve ve Warner Bros. yapımcıları ise Arrival'ın müziklerini besteleyen Jóhann Jóhannsson ile anlaşmıştı. Daha sonra ekibe Hans Zimmer ve Benjamin Wallfisch dahil oldu.
Hugo Gernsback 1929’da türe, yani Bilim Kurguya (Science
Fiction) adını verdiğinde yeni bir tür yaratmamıştı, var olan bir türe ismini
vermişti. Kendisinden önce de, gelecek öngörüleri yapanlar ve bilimin ışığında
bambaşka hayaller ve teknolojik gelişmeler kurgulayanlar olmuştu. Özünde
barındırdıkları zaman içinde gelişmiş, evirilmişti. Hakkında farklı
tanımlamalar yapılan bu türün çizgileri herkes için karmaşıktır bu yüzden.
Kesin bir tanımını aslında yapmak mümkün değildir. Yapılan her tanımın da
farklı farklı olduğunu düşünecek olursanız bu türün yelpazesinin genişliğini
anlayabilirsiniz. Benim naçizane tanımım ise şu şekilde: 'Yazarlarının günlerinin bilimsel bilgileri ışığında bugünlerinin gelişiminden geleceği tasarladıkları, geçmişe dair ihtimalli çıkarımlar yaptıkları ve bugünü hayal
ettikleri, bazense ileriye giderek gerçekten tahminler yürütmekten çekinmedikleri, bizim dışımızdaki hayatı ve bilimin yarattığı boşlukları sorgulayan kurgular yaratmalarıyla oluşmuş olan edebiyat türüne bilim kurgu denir.' Bilim kurgu zannedilenin aksine sadece uzay hakkında değildir. Bilim kurgu bugün elinize
aldığınız telefonlardır. Bugün insanlığın başardığı birçok gelişme günümüzden
önceleri, bir takım hayalciler tarafından zaten düşlenmişti.
Pek çok yazar geldi geçti. Antik çağda bile etkilerini
görebileceğiniz bir tür aslında. Matematiğin nasıl icat edildiğini sanıyoruz
ki, onu da icat eden bir bilim kurgucudur bana göre. Nil Nehri yüzünden geometriyi icat eden
Mısırlılar gibi, insanın ihtiyaçları neyse geleceği de ona göre vuku bulacak
şekilde gelişiyor. Ulaşılması imkânsızı hayal etmek bilim kurgunun işi değildir
diyemeyiz asla, ama bilim kurgunun daha çok yaptığı ihtimalleri keşfetmektir,
imkânsızı bile temellendirerek hem de. Fantezi edebiyatından ayrıldığı nokta da
sanırım bu; temellendirme. Ve bu temellendirmeyi yaparken bilimi kullanarak
kurgularını yaratıyor. Belki daha içinde tek bir yaşam bulamadığımız uzaya,
romanlarda bile olsa hayat götürmektir bilim kurgu örneğin. Oralarda yaşam
yoktur diye, türü fantezi ilan edebilir miyiz? İnce çizgiler arasında
kaybolacağımız konular bunlar. Bu yüzden bilim kurgudan yeterince bahsettiğime
göre incelememizin asıl konusuna geçeyim.
Ben bu ay sizler için inceleme yapmak üzere Philip K.
Dick’in ölümsüz eseri ‘Android’ler Elektrikli Koyun Düşler Mi?’ romanını okuyup,
onu bitirdikten sonra uyarlaması olan 1982 yapımı Ridley Scott filmi Blade
Runner’ı izledim. Blade Runner hakkında çıkan haberleri zaten sitede
paylaşıyoruz. Bir de üzerine fragmanları da izledik, ilk film ve kitaptan yola
çıkarak yeni filmde bizleri nelerin bekleyebileceğini de yorumlamaya
çalışacağım. Kitapla filmi karşılaştıracağım bir yazı olmayacak fakat filmle
kitabın buluştuğu çok fazla bir nokta olmadığını da belirtmek isterim. Benim
gibi bilim kurgu ile sanatsal anlamda da uğraşan biriyseniz yazar bakış
açısıyla filme önyargılı olabileceğinizi itiraf etmeliyim. O yüzden önce filmi
izlemenizi tavsiye ederim. Asla böyle yapın veya yapmayın diyemem, çünkü
kişilere göre değişir bu tip şeyler ve aslında her şey. Ben daha filmin başında
farklılıkları görünce sinir olup, sonradan filmi izledikçe kitaptan çok daha
beğendiğime karar verdim. Aslında kitabı okumamın sebebi filmle beraber
incelemekti fakat aralarındaki farkların fazlalığını görünce kitapla filmin
farklılıkları hakkında ileride bir şeyler yazmayı planlamaya karar verdim fakat
bu yazımda konuyu uzattığım üzere artık Blade Runner’dan dolu dolu bahsedebilirim.
Direkt olarak filmin başındaki anlatımla filmin konusunu
aktarayım:
“21. Yüzyıl’ın başlarında Tyrell Şirketi, robot evrimini NEXUS
aşamasına ulaştırmıştı. Bu robotlar neredeyse insana özdeşti ve ‘Kopya
(Replicant)’ olarak biliniyorlardı.
NEXUS 6 Kopyaları, güç ve
çeviklik bakımından, onları yaratan genetik mühendislerinden üstün ve en az
onlar kadar zekiydiler.
Kopyalar, Dünya-Dışı diğer gezegenlerin tehlikelerle dolu keşif ve
kolonileştirilme sürecinde köle olarak kullanılıyorlardı.
Dünya-Dışı bir kolonide bir NEXUS 6 timi tarafından çıkarılan kanlı isyanın
ardından Kopyalar, dünyada yasadışı ilan edilerek idamlarına karar verildi.
Keskin Nişancı Birimleri (Blade Runner Units) adlı özel polis ekipleri,
dünya sınırlarına giren bütün Kopyaları öldürmekle görevlendirildi.
Buna infaz denmiyordu; ‘emekliye ayırma’ deniyordu.”
Filmin başrolünde Rick Deckard rolüyle Harrison Ford var,
kastın geri kalanında ise Rutger Hauer (Roy Batty), Sean Young (Rachael),
Edward James Olmos (Gaff), M. Emmet Walsh (Byrant), Darly Hannah (Pris),
William Sanderson (J. F. Sebastian), Brion James (Leon Kowalski), Joe Turkel
(Dr. Eldon Tyrell), Joanna Cassidy (Zhora) yer almakta. Kopyalar olan Roy
Batty, Pris, Leon Kowalski, Zhora ve biri erkek diğeri kadın iki robot kolonide
başlattıkları isyanda başarılı olmalarına ve belli açılardan özgür olmalarına
rağmen onları yaratan Tryrell Şirketi’ne bir sebepten sızmak üzere dünyaya
gelirler. İnsana benzerlikleriyle
şaşırtan robotlar dünyaya geldikleri geminin içindeki insan mürettebatı da
katlederler. Yıl 2019’dur, Los Angeles’ın karanlık ve distopik tasviri bizi
karşılar filmin başında. Sanki bombalar patlıyormuşçasına binaların üzerinde
alevlenmeler vardır. Bu alevler bir gözün yakın çekiminden yansır bir sonraki
sahnede. Bu göz aslında sembolik bir anlatımdır aynı zamanda. Dünya’yı yanarken
izlemek; belki ateşten zevk alıyor diyebilirsiniz, belki de insanın yarattığı
canavarların katliamları da diyebilirsiniz ya da belki sadece bir izleyicinin
ya da yönetmenin kendisinin gözüdür. Sadece bu gözden bile sayısız teori ortaya
atıldı film hakkında. Blade Runner’ın Leon Kowalski’yi sorguladığı sahne gelir
sonrasında. Bu sahnede Philip K. Dick’in romanında da geçen Voight-Kampff testi
uygulanmaktadır. Bu test insan ile replicant arasındaki temel bir farkı ayırt
etmek üzere uygulanır; duygudaşlık. Kişinin replicant olup olmadığını anlamak
üzere bir takım sorular sorulur ve bu sorulara verilen tepki süreleri ve
yüzdeki bir takım değişiklikler ölçülür. Yüz kızarması tepkisine bağlı kılcal
damar genişlemeleri, göz bebeklerinin büyüyüp küçülmeleri ve irisin istem dışı
büyümesi incelenir. Kowalski testte başarısız olacağını anlayınca Holden’ı hazırlıksız
yakalayıp vurur ve Blade Runner’ları hastanelik olan polis de replicantları avlamak üzere işten ayrılmış olan Rick Deckard’ı zorla göreve getirir.
Filmin diğer önemli karakteri replicantların başı olan Roy
Batty’dir. Rutger Hauer’ın müthiş oyunculuğuyla gördüğümüz bu karakter
kitaptaki tanımından çok daha fazla yer etmiştir filmde. Kitapta içi boş olmasa
da sözde yansıtılmış bir korku varken, burada gerçekten korkulması gereken bir
karakter olarak tasvir edilir. Roy Batty kendi deyişiyle tartışmalı eylemler
yapmıştır, replicantların köle olarak çalışmasına karşılık isyan başlatmış ve
efendilerine savaş açmıştır. Replicantların hayatları 4 yıl ile
sınırlandırılmıştır. Roy Batty bunun farkında olarak tıpkı canlı bir
organizmanın yapacağı üzere hayatta kalmak istemektedir. Buna kalıcı bir çözüm
bulmak üzere Baba’sına yani Dr. Eldon Tyrell’a ulaşmaya çalışmaktadır. Yaşam
istemektedir, hem de sadece kendisi için değil. Bir replicantın, yaşamın ve kendi
yaşamının farkında olup benliğe sahip olmasıyla sorguladıkları aslında insanlık
tarihindeki köleliğin ve hatta günümüz modern köleliğinin bile izdüşümüdür.
Köleden beklenen varlığının aidiyetine sahip olmadığını bilmesi gerekliliğidir.
Robotların bu aidiyetine başkaları sahiptir, insanlar. Bugün de böyle yaşıyoruz
aslında. Fakat farklı olarak bizler efendimizle savaşmıyoruz, efendiler adına
köleler birbirleriyle savaşıyorlar; hem de efendilerin varlığının bile farkında
olmadan ve hatta coğrafya ile sınırlı algılarımızın benlik sanrısıyla
yaşıyoruz. Kendimizi efendi sayıyoruz. Oysa bunların hepsi yanılsamadan ibaret
olarak düşünülebilir; kendimizi aynalar olmadan göremeyeceğimiz gibi gözlemci
olarak yaşadığımız hayatlarımıza anlam kazandırmak için sunduğumuz benlik fikri
sorgulanabilir tarafları olan, varoluşsal bir problemdir.
Bu sanrı ve farkındalıksızlığı filmde yine bir replicant olan fakat
Tryrell Şirketi’ne ait olan Rachael ile görmek mümkün. Rachael’a şirketin
sahibi Dr. Tryrell’ın yeğeninin anıları verilerek bir karakter yüklenmiştir.
Rachael replicant olduğunu bile bilmemektedir ve kendi benliğinin olduğunu
sanmaktadır tıpkı bizlerin sandığı gibi. Bizlere belki başkalarının anıları
yüklenmemektedir ama coğrafyayla sınırlı değerler öğretilmektedir. Bu değerleri
sorgulamayız, öğrenir onlara göre yaşarız. Bu da yine anı yüklemesidir aslında,
bizden öncekilerin yaşanmışlıklarının sonucu olarak doğmuştur tüm bu değerler
ve bize de onların yaşanmışlıkları yüklenir. Onların yaşadıklarından bağımsız
bir şeyler isteyenler ve sorgulayanlar da cüzamlı, aykırı olarak görülürler.
Battlestar
Galactica’nın biricik Amiral William Adama’sı Edward James Olmes, filmde gıcık
bir karakter olan Gaff’ı canlandırmaktadır. Hani filmlerde beklenmedik bir
şekilde, bir anda çıkıp gelen bir takım laflar söyleyip, olaylara emir kulu
niteliğinde müdahilmişçesine görünmesine rağmen zabıt tavırlı zorlayıcı bir
görevli olarak hareket ederek yaptığı işten aslında hoşlanıyormuş izlenimi
veren türden bir karakter. İşte Gaff da böyle biri, Rick’i zorla Byrant’a
götüren de o aynı zamanda. Filmin sonlarında söylediği şu söz sorgulamaya
değerdir: ‘Yaşamayacak olması çok yazık, ama zaten kim yaşıyor ki?
Bilim kurgunun felsefeyle ilişkisi derindir. Bunu bu filmde
fazlasıyla görüyoruz. Pris’in Sebastian’a söylediği ünlü filozof Rene Descartes'ın ‘Düşünüyorum, öyleyse varım.’ sözü ile var oluş sorgulaması cansız
nesneler olarak algılanabilecek robotlar üzerinden yapılmıştır. Filmi Philip K. Dick’in romanından uyarlayarak ve
bunu alabildiğine karanlık tonla vererek bambaşka şekilde beyaz ekrana sunmak
Ridley Scott’ın dehasıdır. Philip K.
Dick Amerikan Edebiyatı’nın gördüğü en büyük bilim kurgu yazarlarındandır. PKD,
yenilikçi ve aykırı tavrıyla bilim kurguda başlı başına bir dönüm noktası
olmayı başarmış, türe yeni kapılar açmıştır. Ridley Scott ise Alien ile
gönlümüze taht kurmuştur. Alien’ın bilim kurgu ve korku türlerini başlı başına
karşılayabilecek kadar harika bir film olduğu aşikârdır ki devam filmleri hala
gözlerimizi dolduruyor. Onun da felsefi sorgulamaları vardır. Alien ise bilim
kurgu adına sinema evreninde yeni kapılar açmıştır. Hem de öyle kapılar ki
günümüzde bile etkilerini sürdürmektedir. Ki Blade Runner da bu açıdan
ustasının elinde külttür. 80’ler Harrison Ford için de harika yıllardı. Star
Wars’un şımarık kaçakçısı Han Solo ile dünyaya yayılan şöhretinin üzerine
Indiana Jones ve bir de varoluş sorgulamasının yaşatıldığı Blade Runner gelince
bu şöhret katlanarak artmaya devam etmişti. Benzer sorgulamalar başka bir
şekilde kitapta da var fakat filmin daha derin, daha sembolik anlamlar
yüklediği taraflar oldukça fazla. Örneğin Roy’un Dr. Tryrell ile yüzleşme
sahnesi. Tanrı ve kulu arasındaki çatışma, kulun isyanı, fazlasını istemesi…
Dinde ve mitolojide Tanrılardan ateşi çalan Prometheus, cennetten kovulan düşmüş
melek Lucifer gibi pek çok motifte görebileceğimiz konular bunlar. Nitekim Roy
da tanrısına karşı savaşmaktadır, Baba’sının androidlerin hayatını uzatamayacağını
öğrenmesinden sonra Dr. Tryrell’ı dudaklarından öper ve kafasına, gözlerine baskı
uygulayarak onu öldürür. Filmin etkileyici sahnelerinden biridir. Tryrell ismi
kitapta Rosen olarak geçer, buradaki değişimin göndermesi Babil mitolojisidir.
Zaten filmde şirket de bir piramit şeklinde gösterilir, Babil’in Asma
Bahçeleri’ne yani cennete referans olarak. Babil tanrıları da insanları köle
olarak yaratmışlardır. Roy’un Dr. Tryrell’a onu öldürmeden hemen önce sarf
ettiği şu sözü beni filmin sonundaki sözlerinden daha fazla etkiledi:
'Biyomekanik tanrısı cennette yaşamana izin vermez.'
Burada kitaptan farklı olarak hoşuma gitmeyen karakter J. F.
Sebastian’dı. Kendisi J. F. Isidore olarak tanıtılmıştı kitapta. Kendisinin
kitaptaki konumu da ‘replicantlar tarafından kandırılıp kullanılan adam’dı fakat
kitapta iki taraflı anlatılan hikâyede sahneler Deckard ve Isidore arasında
gidip geliyordu. Kitapta yalnızlık acısı içerisinde olan, insanlara ihtiyaç
duyan ve zihinsel açıdan geri olan bir karakter olarak tanıtılırken filmde ise
salt kullanılan adam olarak gösterilirken ayrıca genetik tasarımcıdır. Hiç
de yalnız değil, evinde kendi yaptığı oyuncak arkadaş robotları vardır. Tek güzel
gönderme kitapta yer almayan, erken yaşlanma hastalığı olan Methuselah
Sendromuna sahip olmasıydı. Bu yüzden Mars’a veya diğer kolonilere gidememişti.
Uzun yaşayamayacak olmasıyla robotlarla
anlayabileceği bir ilişki kurabilmesi onu daha zayıf bir halka haline getirmişti.
Filmdeki rolü, Roy’un Tryrell’ın yanına gelebilmesini sağlamaktı ve sağladı da.
Sonunda Tryrell ile beraber canından oldu. Ayrıca kitapta 3. Dünya Savaşı
sonrası katlolan dünyadan bahsedilir, bu savaş sebebiyle birçok canlı türü yok
olmuştur. Evde hayvan beslemek bir lüks haline gelmiştir. Sadece kedi köpekten
bahsetmiyorum keçi, at, kurbağa, kaplumbağa, devekuşu… Ayrıca replicant hayvan
üretimi de vardır, kopya hayvanlar en az orjinalleri kadar gerçekçi
üretilmişlerdir. Filmde bunun esamelerini bir takım yerlerde gördük.
Hayvanların koruma altına alındığı bir dünya tasvirini Rachael’a yöneltilen ve
kitaptan alınan Voight-Kampff testi soruları ile anlayabiliyoruz. Filmde
görülen baykuş, yılan, güvercin, kuzgun, boynuzlu at (bir de kağıttan yapılma
boynuzlu at) gibi hayvanlarla ilgili bir takım semboller var fakat onları
filmdeki tüm sembollerle beraber başka yazıda aktaracağım.
Filmin sanatsal yönü hakkında söyleyebileceklerim şunlar:
film tamamen karanlıkta geçiyor. Sadece iki sahnede güneş var ve birinde hatta
çok aydınlık denilerek karanlık geri getiriliyor. Filmin başındaki Çin
Mahallesi’ni ve Gaff ile Deckard'ın münakaşasını görünce bu filmde niye komedi ibareleri yok demeyin. Yok çünkü,
gülünecek bir sahne hatırlamıyorum. Tamam, Pris'in bazı sahnelerinde bir takım karanlık komedi var ve hatta Roy'un suratına tuttuğu koca gözler için de aynı şeyi söylemek mümkün ancak kahkahalarla gülünecek bir şey yok, tebessüm edersiniz olur biter. Komedinin aksine Deckard’ın filmin sonunda
aktarılan korku dolu anları vurucu etki yaratmıştı. Korkutucu olduğu için
değildi, bir film ancak bu kadar başkarakterini ezebileceği içindir. Eğer Deckard ile kendinize bir bağ kuracaksanız bunu unutun derim. Sadece ne kadar zayıf varlıklar olduğumuzun göstergesidir Deckard, hem de yücelttiğimiz insan oluşa rağmen.
Burada yüceltilen
esasında Roy bana kalırsa. Hatta Roy ile Deckard’ın karşılaşmasında Roy'un Deckard’ın sinsi hareketlerine karşılık 'Silahsız rakibine ateş etmek pek de sportmence değil. İyi olduğunu düşünmüştüm. Sen iyi adam değil misin?' deyişi Karma’ya gönderme olarak görülebilir.
Denge bir kez daha başka bir filmdeki rolünü üstlenmiş anlayacağınız. Hatasız, mükemmel
kahramanlar masalına inanmayanlar için Rick Deckard biçilmiş bir kaftandı. Rick kahraman sayılır mıydı bilmiyorum ama eğer Cesur Yürek'te William Wallace'u kahraman olarak gördüyseniz, burada da kahraman Roy Batty olmuş oluyor. Zira kahraman falan değildi bana kalırsa Deckard, gerçek bir avcıydı. Sahte ve
düşüncesiz tavırları vardı. Görev odaklı ve umursamazdı. Zaten Harrison Ford’u
umursamaz iyi rollerine vermek bir Hollywood alışkanlığı olsa gerek. Film
gerçekten emek harcandığı belli olan bir filmdi. Gelecek tasvirinin
distopikliği, erken dönem siberpunkının renkleri ve arada çıkan reklamlar, Uzak
Asyalı kadın görüntüleri ve onun şarkı söyleyişi beni epey etkiledi. Arabaların
stilleri, neredeyse dinmeyen yağmur, Sebastian’ın oyuncaklı evinden, Tryrell’ın
piramit şirketine kadar her şey sinemanın görsel bir sanat olduğunu kanıtlar
nitelikteydi. Çekimler, senaryo… Açıkçası filmi izlerken o kadar etkilenmesem
de bu yazıyı yazarken ve hakkında ayrıntıları düşündükçe filmin nasıl anlamları
olduğunu görmek harika bir film izlemenin tatminini yaşattı. Güzel bir kitaptan
uyarlanan daha mükemmel bir filmdi.
Blade Runner deyince akla gelen ilk şey aslında filmin
kendisi değildir; Vangelis’tir. Resmen bilim kurgunun klasik müziğini yazmış,
bence çağının ötesinde bir iş başarmıştır. Filme bu kadar uyan ve filmden kat
ve kat daha fazla kaliteli kalan çok fazla müzik yok. Inception’ın Time’ı gibi
Vangelis’in her müziği sizi içine çekiyor. Çoğu hayranına soracak olsanız ilk
akla geleceklerden bir ide Vangelis’tir. Sürekli dinleyin, ufkunuz açılsın. O
dinlendirici, buğulu, boğucu ve kasvetli sesler, bir yandan sizi hüzne boğarken
garip bir huşu içerisine de alır. Bir yandan anılarının ağırlığıyla izlenen bir
yaşlının tasviridir bu müzikler, bir yandan da büyüyen bir çocuğun inadına
küçülmek istemesi kadar küstahtır. Düşününce, kulağımda çınlıyor şu anda
müzikler. Vangelis sadece bu müzikleriyle bile çağının en önemlilerinden
olduğunu kanıtlamıştır.
Ve filmin sonunda parmakları kırılmış olan Deckard
kaybetmiş, tutunduğu yüksek terastan düşmektedir. Savaşı kazanmış olan Roy onu
kolundan tutar ve kurtarır. Roy süresi dolduğu için ölmek üzeredir ve son
anlarında şu sözleri sarf eder:
“Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm. Orion’un yamaçlarında yanan
hücum gemilerini, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan
C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zamanla kaybolacaklar, tıpkı yağmurdaki
gözyaşları gibi. Ölme zamanı!”
Bu sahne hakkında o kadar çok şey söylenebilir ki,
söylemeyeceğim. Spoiler dolu bir inceleme yaptım fakat bu sahneyi, müzikleriyle
kendinizin görüp sorgulamanızı istiyorum.
2167 kelimenin ardından filmin devam filmi Blade Runner 2049 hakkında bir şeyler
söyleyebilirim. Blade Runner bir külttür. Başta böyle bir filmin 25 yılın
ardından devam filminin gelmesinin sebebinin dönemin içinde bulunduğu şartlar
gereği tamamen ekonomik olduğunu düşünebilirsiniz. Bana soracak olursanız kazın
ayağı öyle değil. Sırf anti-feministliği dolayısıyla The Notebook filmine
önyargısıyla Ryan Gosling’ten nefret eden arkadaşlar, feministim ve filmi
izlemedim.
Fakat Ryan Gosling’in oyunculuğuna şahit oldukça onun sadece basit
bir jön olmadığını anlayabildim. Kaldı ki burada böyle bir önyargıda
bulunuyorsanız unutmayın 1982 yılı Harrison Ford’un Han Solo dolayısıyla
abartıldığı ve bu sebeple önyargılı olunabileceği bir yıldı, tıpkı Gosling gibi. Yani filmin
başrolüne sırf ekonomik kaygı sebebiyle getirilmiş bir oyuncu olduğunu
düşünmüyorum Gosling’in. Arkadaşlar yakışıklı + genç kızların sevgilisi=Kötü
Oyuncu demek değildir! her zaman. Hollywood'u çok da Türkiye ile karıştırmamak lazım.
Öte yandan film için onu kör eden lens takan ve yine
karakterine girmek için her yolu deneyen Jared Leto’dan beklentim onun muazzam
oyunculuğuna rağmen daha fazla. Çünkü yukarıdaki repliği okudunuz. Jared
Leto’nun Niander Wallace’ının Rutger Hauer’ın Roy Batty’sinden iyi olamasa da onunla
eşdeğer de olamayacağına dair korkularım var. Beklentimde azalma yaratan şeyler
yok diyemem bu yüzden. Ama bu ne oyuncu seçimlerinden ne de filmin ticari
kaygılarından. Bu tamamen orijini unutulmuş bir hikâye olarak karşımıza
çıkmasını istemememden. Yüzeyselce geciktirilebilecek bir yapısı yok Blade
Runner’ın; döneminin ötesindeydi, yine döneminin ötesinde olmak zorunda. Kitapta
önemli yer tutan Penfield duygu modu değiştiricileri, Wilbur Mercer ve
yarattığı din olan Mercerizm, duygudaşlık kutusu ve Arkadaş Canlısı Buster
filmde hiç geçmeyen şeylerdi. Bir umuttur ki Niander Wallace’ın bunların yeni
filmle getirilmesiyle ilgili bir bağı olsun. Bak işte o zaman bağımsız bir film
izlemenin rahatlığıyla fakat ilk filminin devamından beklenebilecek sadıklığı
göstermesiyle memnun izleyebilirim filmi. İsavari tiplemesiyle, mistik bir
profil sergileyecek Leto.
Filmin yönetmen koltuğunda Denis Villeneuve var. Denis Villeneuve da tıpkı Ridley Scott’ın
kendi döneminde olduğu üzere döneminin en yenilikçi ve yaratıcı
yönetmenlerinden. Ve ayrıca Ridley Scott Alien ile büyük çıkış yapıp bizlere mükemmel bir film sunsa da Villeneuve onun döneminde olduğundan daha
tecrübeli bir yönetmen. Filmografisindeki filmlerin her biri ayrı bir sanat
filmi adeta. Sürekli sağ gösterip sol vurması, ana karakterlerinin arayışları,
sorgulamaları, çatışmaları, filmlerde kullandığı harikulade çevreler,
atmosferler ve renklendirmelerle bu filmin emanet edilmesinden mutluluk
duyduğum, sürekli filmlerinde yaratıcı bir şeyler katma yolunu bulan bir
yönetmen kendisi.
Arrival’dan sonra gözüm kapalı güveniyorum adama. Ayrıca
filmde kitabın toz kavramı yağmur ile giderilmişti ve filmin karanlık havasına
çok uygun düşmüştü. Bu filmde ise tozlu bir tasvir var. Daha da çölleşmiş,
post-apokaliptik bir dünya gösterilmiş. İnsanların daha çaresiz olmaları
dolayısıyla daha ilkelleşmiş olmaları da muhtemeldir. İlk filmdeki gerilim
unsurunun bu filmde daha fazla şiddete döneceğini düşünüyorum. Ridley Scott kadar olmasa da Villeneuve’un da
sembolik yaklaşacağından eminim filme. İlk filmin durağan tarafının bu
filmde hareketlilik olarak dönüşebilmesi de bir ihtimaldir. Durağanlık daha
ziyade kovalamacalar haricindeki sekanslarda ve bu sekanslardaki konuşmalarda
geçebilecek niteliktedir. Örneğin K ile Deckard’ın bir araya geldiği sahne
gibi. Tabi bu teorimin yersiz olduğu da düşünülebilir. İlk filmdeki Deckard’ın
karakterinin kitaptakinden uzak olduğunu düşünerek belki K’nin kitaptaki
Deckard’a daha bağlantılı olabileceğini de düşündüm. Bu teorilerde iddiam yok,
dereyi görmeden paçaları sıvayamam ancak bu filmin bambaşka şeyler sunacağını
umut ediyor, hayırlı uğurlu olsun diyorum.
Sabırla okuyan okuyucu, teşekkür ederim. Son olarak
vedalaşmadan şu teoriyi de yazayım:
Rachael replicant olmadığını kanıtlamak üzere Deckard’a bir
fotoğraf uzatır. Fakat Deckard fotoğrafın sahteliğini açıklar, anılarından
birinden bahseder ve Rachael'ın replicant olduğunu
anlamasını özür dilemek zorunda kalacağı kaba bir dille sağlar. (Unutmayın Total Recall da bir Philip K. Dick romanından uyarlanmıştır. Hafıza yükleme en meraklı olduğu konulardandır.) Rachael da ağlar.
Bir replicant ağlar, düş de kurabilir. Filmin sahnelerinden birinde Deckard’ın
da sahte aile fotoğrafları ortaya çıkıyor. Acaba Deckard’ın Kopya olma ihtimali
nedir ki? İşin tuhaf tarafı Harrison Ford Deckard’a insan derken, Ridley Scott
onun replicant olabileceğini belirtiyor. Şimdi siz düşünün, kafalar karıştı değil
mi?
Blade Runner 2049 yetişkinlere yönelik +18 R Rated bir film olarak belirlendi. Usta yazar Philip K Dick'in 'Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?' romanından uyarlanan, bir Ridley Scott klasiği olan Blade Runner filminin yıllar sonrasında geçecek filmin konusu şöyle: "Yeni bir Blade Runner olan Polis Memuru K tüm toplumu kargaşaya sokacak bir sırrı açığa çıkarır, bu sır da onu yıllardır kayıp olan eski bir Blade Runner kahramanı, efsanesi Rick Deckard'a yönlendirir.". Filmin yönetmeni Denis Villeneuve filmin sırlarının dışarıya yansımaması konusunda epey baskı altında hissediyormuş kendisini. Yılın en iyi bilim kurgu filmlerinden biri olacağına hiç şüphe yok. Blade Runner kült bir bilim kurgu filmidir. Devam filminin de hak ettiği değeri göreceğini düşünüyorum.
İlk filme sadık kalacak olan yeni film, daha vahşi bir Los Angeles sunacak izleyicilere. Film, Amerikan Sinema Filmleri Derneği tarafından şiddet, bazı açılardan cinsellik, çıplaklık ve dil konusunda R Rated olarak nitelendirilmiş. Yani ilk filmin sulandırılmış bir versiyonunu değil, daha ciddi bir distopyada geçen geleceğini izleyeceğiz gibi görünüyor. Yıldızlardan yana şüphe yok. Ryan Gosling'in diziye taze kan olarak çok şey katacağını düşünüyorum. Öte yandan Rick Deckard'ı canlandıran Harrison Ford ve Gaff'ı oynayan Edward James Olmos'un seriye dönüşü ve Robin Wright, Ana de Armas, Jared Leto, Dave Bautista gibi yıldız oyuncuların yeni adaptasyonda yer edinmeleri filmin kast konusunda epey önde olacağının bir kanıtı.
Fakat Warner Bros'un bu noktada yönetmen Denis Villeneuve'e baskı kurmaması ve yaratıcı yönünü özgür bırakması gerekiyor aynı zamanda. Beni çok etkileyen, yine bir bilim kurgu romanı uyarlaması olan Oscar adayı Arrival filmi Villeneuve'ün yaratıcılık konusunda bu işin altından kalkabilecek yeteneğe kat ve kat sahip olduğunu gösteriyor. Filmin yetişkin filmi olarak belirlenmesi konusunda siz ne düşünüyorsunuz?
Bu
senenin Star Wars ile beraber en önemli bilim kurgu aksiyon işi olan Blade
Runner 2049’dan son trailer da geldi! 6 Ekim 2017’de izleyici karşısına çıkacak
film, ilk Blade Runner filminin tam 30 yıl sonrasını anlatıyor. Başrollerde,
Harrison Ford -tabi ki de-, Ryan Gosling, Ana de Armas ve MacKenzie Davis gibi
isimler bulunan filmin yönetmeni ise Denis Villeneuve.
Film
ilk Blade Runner’dan 30 yıl sonrasını anlatıyor. Aksiyon dozajının yüksek
olmasını beklediğimiz filmde, Los Angeles Polis Departmanı memuru K, toplumdan
geriye kalan şeyleri kaosa sürükleme potansiyeline sahip bilinmeyen bir sırrı
ortaya çıkarıyor ve olaylar gelişiyor.
Tüm
bunların konu edileceği filmden çıkış tarihi öncesi gelen son fragmanı aşağıdan
izleyebilirsiniz.